taşındı(k)m :)

23/5/2008 ·

http://yurektenkalemedusenler.blogspot.com/ 

buyrun efendim.

 

link vermeyi bilmiyorum

 

o yüzden adrese tıklayın kapım size açık

 

bekliyorum efendim.

 

Allah a emanet,

Selam ve DUA ile...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Terliğimi bıraktığım yerde...

22/5/2008 ·

Terliğimi bıraktığı yerde

Bir Güneş’imi, bir babamı, bir de terliğimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde, güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmışım.

Doğduğum hasta hane, Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku, Sen’in bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de, daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım mescidinin ezan sesiyle şereflenmiş. Kırk günlük olduğumda ilk ziyaretimi de Hâne–i Saadet’ine yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte, Sen varsın. Daha konuşmayı öğrenmeden, Sen’i sevmeyi öğrenmişim.

İlk adımlarımı Ravza’nın mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi Sen’in mescidinde yapmışım. Evini her ziyaret edişimizde Sen’i görmesek bile, varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda da hüzünlenirdik.

Çocuklar evde sıkılınca isterler ki, babaları onları parka, eğlence yerlerine götürsün. Medine’de yaşadığımız sürece, bunları hiç istemedik babamızdan. Canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü burada hiçbir yerde olmayan Gül Bahçesi ve bahçenin “Biricik Efendisi” vardı. Vaktimizin çoğu, o bahçede geçerdi.

Sen’in bahçenin mermerlerine ayakkabıyla basamazdık. Yalın ayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Korkardık belki bahçenin güllerine basmaktan kim bilir.

Yazın mermerler ayaklarımızı yakar, bu hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde:

– Babacığım Medine neden bu kadar sıcak?

– Evlâdım, Medine’de iki Güneş var da ondan.

– Nasıl olur babacığım, Güneş tek değil mi?

Babam gülerek:

– Doğru yavrum, bütün dünyayı ısıtan bir tane Güneş var. Bir de âlemleri aydınlatan ve ısıtan öyle bir Güneş daha var ki; O da (sas) Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor.

Babamın bu cevabı çok hoşuma gitti. Gerçekten mermerler ayaklarımızı ısıtıyordu; ama Sen’in sıcaklığın içimizi daha çok ısıtıyordu.

Medine’den ayrıldıktan sonra belki ayaklarımız üşümedi; ama içimiz bir türlü ısınmıyor. Çünkü gönlümüzün Güneş’ini orada bırakmıştık. Artık O’nun (sas) evine, bahçesine gidemiyor, mermerlerinde yalın ayak koşamıyorum. Gerçi ışığın tâ buralarda da bizi aydınlatıyor; ama içimi ısıtması için Ravza’na koşmam lâzım.

Bahçende yürürken güzel ezanlar okunurdu, sanki Bilâl–i Habeşi okurdu. Biz de mescide koşar, babamın yanında namaz kılardık. Bazen o an yanımıza usulca bir kedi sokulurdu.

Babam: ‘İncitmeyin sakın, onlar Ebû Hüreyre’nin (ra) kedileri.’ derdi. Biz de onları severdik.

Çarşamba günleri Uhud’a gider, Sen’in çok sevdiğin amcanı ziyaret ederdik. O bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn Tepesi’ne çıkar, oradan Uhud’da yatan 70 şehide selâm verirdik. Uhud Dağı’na her baktığımızda, Sen’i orada görür gibi olurduk. Uhud da, Ravza’n gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesiydi sanki.

İşte benim yedi senem ki; en değerli, en güzel yıllarım, Sen’in Köyünde, Gül

Bahçende, savaştığın yerlerde, Sen’inle dopdolu geçti. Sen’i görmesem de, Sen’inle yaşamaya o kadar alışmıştım ki, yanından ayrılırken, sanki bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim, ama hep, “Büyüyünce gidersin.” diyorlar. İşte sırf bu yüzden hemen büyümek istiyorum. Yanına gelince büyümüş bile olsam, bahçendeki mermerlerde yalın ayak dolaşacağım. Tâ ki Güneş’im, içimi ısıtıncaya kadar.

Hasretinden, gönlüm üşüyor. Belki hasretin herkesin içini yakar; ama beni üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum, doğduğumdan beri, sevginle ısınmaya alışmış. Sıcaklığına o kadar muhtacım ki; ne olur sana gelemesem bile, Sen beni hiç bırakma, evimizi şereflendir, ışığınla gecelerimize nur ol, sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Tıpkı Medine’de iken ısıttığın gibi.

Benim adım Nebi. Bu ismi bana, Sen’i çok seven biri koymuş. Diğer adım, Muhammed. Bu ismi de Köyünde bıraktığımız babacığım vermiş.

Ben de Sen’in gibi babasız büyüyorum. Ama Sen, asla yetimliğimizi hissettirmiyorsun. Medine’den ayrıldığımızdan beri, hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum. Sen’i tanıdığım ve sevdiğim için Rabb’ime binlerce kez teşekkür ediyorum.

Babamı kabre koyarken, ağabeyimin terlikleri onun kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terliği hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimde, ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabrine gömüverdim. Benimki de babamla kalsın diye.

Evet, demiştim ya, bir Güneş’imi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliğim hep oradaydı, gelemezlerdi.. Ama Güneş’im hep yanımdaydı. Yetimlerin Efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mıydı? Dünyanın bir ucuna da gitsek, bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz, gönlümüz Sen’inle aydınlanır Efendim! Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır.

Rabbimden hep bana tekrar Sen’in gül bahçenin mermerlerinde yalın ayak koşmayı nasip etmesini diliyorum. Tâ ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliğimi bıraktığım o güzel mekan son durağım olsun.

 

Muhammed Nebi DOĞANAY * (Sızıntı – Eylül/2005)

* Hâdiseyi yazar bizzat yaşamıştır

Yorum (yok) Yorum yaz!

sekizinci deva...

21/5/2008 ·

SEKİZİNCİ DEVA

                                                                                                     Prof. Dr. Mustafa Nutku

İstanbul’da bir hastanede, 9 yaşında bir kız. İsmi: Esra. Hastalığı: Kanser.. Hastalığı vücuduna yayılmış..

O hasta halinde ve ölümün soluğunu her geçen an gittikçe daha da yakınında hissederek hayat yürüyüşünün son durağına yaklaşırken, hasta yatağında uyanık olabildiği zamanlar, devamlı olarak kitap okuyormuş.

Bir akşam, okuduğu kitaptan başını kaldırarak, annesine: “Babamı çağırabilir misin, anne?” demiş.

Küçük kızının vücuduna yayılmış kanserle günden güne eriyişini görürken, ölüm habercisi bu hastalığın sevgili kızından ayrılık getireceğini bilerek, dünyadan o kesin ayrılığının acısına dayanabilmek bir yana, o ayrılık anının yakında muhakkak gelecek oluşunu düşünmenin büyük acısına dayanabilmenin bile kendisine çok zor geldiği annesi, kızının bu anî arzusu karşısında çekinerek sormuş: “Babanı çağırmamı niçin istiyorsun?”

Hasta kız, önce bunu açıklamak istememiş; bir an düşünmüş ve: “Çağırmasan da olur. Hem çağırsan, gelinceye kadar belki geç olur” sözleri üzerine annesinin merakı daha da artmış:

“Babanı çağırmamı önce isteyip sonra niye vazgeçtin?” diye sorunca, kızı gayet sakin bir şekilde;

“Anne, ben artık âhiret âlemine gidiyorum da, onun için..” cevabını vermiş.

Bu sözleri üzerine annesinin gözünden, artık tutamadığı gözyaşları boşanırken, kızı gene o çok sakin haliyle: “Bak! Azrail (as) beni almak için gelmiş; orada bekliyor..” diyerek odanın bir köşesini parmağıyla işaret etmiş. Annesi, kızından ayrılık vaktinin geldiğini anlayıp elleriyle yüzünü kapatarak hüngür-hüngür ağlarken, kızına gayr-i ihtiyarî sormadan da edememiş:

“Azrail (as) nasıl? Biraz tarif eder misin?”

“Çok güzel…” demiş, küçük kız..

Daha sonra da, içinde bulunduğu o maneviyat âleminden dünya haline tekrar avdet etmiş gibi, annesinin o ardı-arkası kesilmeyen yüksek sesle ağlayışından rahatsız olmuş bir tavırla annesini, 9 yaşındaki çocukluğundan beklenemeyecek büyük bir kemal ve vakar haline girerek, tesellîye çalışmış:

“Niye bu kadar çok ağlıyorsun ki, anne? İmanı olan ve imanıyla yaşayanlar için ölüm ve âhirete gitmek, korkulacak bir şey mi? Dünyada daha fazla yaşasaydım, dışarıdaki insanların ekseriyeti gibi, dinde lâkayt, ibadette ihmalkâr halde uzun bir dünya hayatım olsaydı, benim için daha iyi mi olacaktı? Öyle olmam seni daha çok mu sevindirecekti?”

Kızının, yaşının çok üstünde bir olgunlukla kendisine verdiği bu hakikat dersi karşısında, annesinin sanki birdenbire gözyaşı pınarları kurumuş; yüksek sesle ağlaması aniden durmuş.

Kanser hastası, kanser hastalığı vücuduna yayılmış olan 9 yaşındaki kız, annesiyle bu son konuşmasından sonra, yüksek sesle Kelime-i Şehadet getirmiş; daha sonra da, başı yavaşça sol tarafına düşerek ruhunu teslim etmiş.

Annesinin biraz evvel pınarları kurumuş gibi durmuş olan gözyaşları yeniden, fakat bu defa sessizce çağlamış. O sırada sevgili kızının artık ruhsuz olan bedeninin yanında, yatağında okuduğu son kitap ile bir kalem, dikkatini çekmiş. 9 yaşındaki kızının dünyadan âhirete giderken, kendisini fevkalâde hayrete sevk eder derecede gösterdiği o çok yüksek ruh halinin sırrı, hasta yatağında son olarak altını da çizerek okuduğu o kitap sayfalarında kendini ilân ediyor gibiymiş. Kitap, “Hastalar Risâlesi” ve altını çizerek okuduğu son bölümü de: “SEKİZİNCİ DEVA” imiş.

“SEKİZİNCİ DEVA”

“Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünûb olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki: ‘Ermiş ağacı silkmekle, nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.’

“Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun.

“Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et.

“Çünkü, bütün dünyanın mevcûdatıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadardır. Mütemâdiyen firak ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus Âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdeta, güya, yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var.

“İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat’î ilâç ve kat’î şifa verici bir tiryak olan îmân ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve za’fın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.

“Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürûrla doludur, derecesine göre, îman kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen mânevî sürur ve şifâ ve lezzet altında, cüz’î, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.”

 ... 

 Dr. Sadullah Nutku ve Prof. Dr. Ayhan Songar (her ikisine de Allah rahmet eylesin) bir uçak seyahatinde yan yana iki koltukta oturuyorlarmış.

O yolculuklarında ilk defa tanışıp görüşmelerinden önce, Dr. Sadullah Nutku, cebinden “Hastalar Risâlesi”ni çıkarıp kendi kendine, sessizce okumaya başlamış. Yanında oturan Prof. Dr. Ayhan Songar göz ucuyla bu kitaba bakmış, çok alâkasını çekmiş; ardından tanışmışlar. Yolculuklarının kalan kısmında Dr. Sadullah Nutku, kitabı yüksek sesle okumuş; Prof. Dr. Ayhan Songar da dikkatle dinlemiş ve o zamana kadar bilmediği Risâle-i Nur Külliyatının, psikiyatri mütehassısı bir profesör olarak da kendisini çok ilgilendiren devalarından bazılarını dinlerken, bir ara kendini tutamayarak:

“İnsan bu manevî devaları dinlerken, hasta olmayı temennî edeceği geliyor!” demiş.

Prof. Dr. Ayhan Songar, daha sonra ihtisası ile alâkalı olarak, kendisine muayene ve tedavi için gelen hastalarına ekseriya “Hastalar Risâlesi”ni tavsiye etmiş.

Ayhan Songar da bir gün, Esra isimli 9 yaşındaki o küçük kız ve daha başka birçokları gibi kanser hastalığına yakalanmış. O da ecelle randevusuna doğru geri sayımının son günlerindeyken ve 9 yaşındaki o küçük kız gibi, vücuduna yayılmış olan kanser hastalığı ile hastahanede yatarken, yanından hiç ayırmadan okuduğu ve vefatında da yatağında yanı başında duran kitap, 9 yaşındaki o küçük kızın ölüm döşeğindeyken okuduğu kitapmış; ilk defa bir uçak yolculuğunda yan yana otururken Dr. Sadullah Nutku’dan dinlediği ve daha sonra da, meşhur bir psikiyatri profesörü olarak o zamana kadar kendisine muayene ve tedavi için müracaat etmiş birçok hastasına tavsiye ettiği, manevî devalar hazinesi: “Hastalar Risâlesi”…

  

Kaynak: Yeni Asya, 19 Kasım 2005 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Abla'dan Kardeş'e iki satır :)

20/5/2008 ·

Canım kardeşim asker saflarına katılalı tam bir yıl olmuş,
Kavuşmamıza 2 ay kaldı hayırlısı ile inş.
Bu yazı da hatıra kalsın bu sayfalarda. Askerlik anısı :) Asker ablası anısı olarak :)
Seni seviyorum ciğerparem,
Allah a emanet,
Selam ve DUA ile...
 
 
09.05.2007 :
 
Kağıdı kalemi elime aldım.


Nereden başlamalıyım acaba?


Seninle hatırladığım ilk an,


Hıımmm...


Çok çok geçmişi hatırlamıyorum,


Yani aslında ilk yıllarımızda ikimizde dünyaya alışma telaşındaydık, sanıyorum hatırlamama sebebim bu :)


Hep ilk olarak hatırıma gelen o ağlamaklı yüz haliyle bana bakan gözlerin oluyor. hep çok içim acımıştır senin bu bakışlarınla. Seninle birlikteki yolculuğumuzda çocukluktan gençliğe atım attık arka arkaya. Sonra Ben anne oldum, sonra sen yetişkin :) şimdi sıra erkeklik adımlarının en büyüklerinden biri olan vatani görevini yapmaya hazırlanıyorsun.


EN BÜYÜK ASKER BİZİM ASKERRR


Evettt dün gibi hatıladığım 2 küçük anıdan bahsetmek istiyorum. Sanıyorum sen de hatırlayacaksın. İlki kısa ve öz. Senin canını yaktığını düşündüğüm bir çocuğu evire çevire dövmem. Evde de olay olmuştu,annem hala gülerek anlatır. 2. küçük anım ise sana yalnız başına yolculuk yapmayı öğretmeye çalışma çabalarım. Nasıl mı? şimdi 100 metre mesafe hayal et. seni bu mesafenin başında bırakıyorum. Koşa koşa kararlaştırdığımız noktaya gidiyorum. Sonra sen de bu 100 metre mesafeyi tek başına yürüyorsun. tek başına yolculuğun bittiğinde çok mutlu olduğunu da hatırlıyorum :) güzel günlerdi :)


Bu arada ablalar kardeşlerini çok ama çok severler, kıyamazlar hiç. ne yaparlarsa kardeşlerin iyiliği için yapılır. çok kızabilir ablalar. ama en çok da severler. Çok severler ciğer parelerini.
Seni seviyorum canımm.

Her yolculuğunun sonunda yıllar önceki gibi seni bekliyor olacağım inşaAllah.

Seni Allah'a (c.c.) emanet ediyorum. Rabbim sağlıklı sıhhatli, kazasız belasız gidip gelmeyi tüm müslüman evlatlarına nasip etsin ve sana da nasip etsin inşaAllah. Ve bize de nasip etsin kavuşmayı.

Amin.Amin.Amin.

Güle güle ciğerparem, yolun açık ola...

Seni bekliyorum(z)...

Yorum (2) Yorum yaz!

Dünyaperestlik!..

18/5/2008 ·

Dünyayı çok sevmek dünyaperestliktir. Dünyada yaşadiğımıza göre her insan az ya da çok dünyayı sever.

 

Allah, dünyayı ve içindekileri insan için yaratmıştır. İnsan aradığı her şeyi dünyada bulur, bu sebeple dünyayı sever.

 

Dünyanın çeşitli yüzleri vardır.

Birincisi dünya ahiretin tarlasıdır.

İkincisi ise dünya fanidir. Her şey gelip geçicidir. Kıyametin kopacağı, astronomi âlimleri tarafından bile kabul edilmektedir.

Üçüncüsü ise dünyanın günahlara bakan yüzüdür. Günahların bütünü dünyada işlenir.

Sahil evlerinde denize girenler de var, evinde oturup kitap okuyup ibadet ederek vaktini değerlendirenler de. Her ikisi de sahilde bir evde oturuyor. Kısacası dünyanın helale bakan yönü de var, harama bakan yönü de. Cennete de, cehenneme de dünyadan gidilir.

 

Allah'ın bize verdiği akıl, gönderdiği kitap Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz ve sünnetleri dünyayı ve ahireti cennet etmek içindir.

 

Almanya'da bir arkadaşıma; "Günlerini nasıl geçiriyorsun?" diye sordum. Dedi ki: "Sabah namazından sonra biraz okurum, sonra kahvaltımı yaparım, biraz dinlenirim. Uyanir işlerimi görürüm. Âlimleri dinlemeye giderim." Arkadasa dedim ki: "Seni tebrik ederim. Mekke'de olsaydın da bunları yapardın. Mekke hayatını Berlin'e taşımışsın."

 

Dünya için, yani menfaat ve zevk için dinden uzaklaşan her insan dünyaperesttir.

 

Helal kazanç için çalışmak dünyaperestlik değildir. Haram yoldan kazanç sağlamak dünyaperestliktir.

 

Meyve suyu içmek dünyaperestlik değildir, sarhoş eden bir içecek içmek dunyaperestliktir.

 

Kadının kocasına güzel görünmek için süslenmesi dünyaperestlik değildir, kadının yabancı erkeklere güzel görünmeye çalışması dünyaperestliktir.

 

Şimdi madalyonun diğer tarafına bakalım. Mal için, para için çok cinayetler işleniyor. İşte birinde dünya sevgisi kalbinin içindedir. Öbüründe dünya, cebindeki mendil gibidir, çıkarıp atar.

 

Mevlânâ diyor ki: "Dünya denizdir. Sen de denizde gemisin. Suyu içine alma batarsın."

 

Bunları düşündüğümüzde dünyayı mı, ahiretimi mi sevdiğimiz anlaşılır...

 

                                                                      

 

                                                                      http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=303435

Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::

http://www..mid width=163 height=43 type=audio>